Sorry, no posts matched your criteria.

Kişi kendinden geçerse aşk hep canlı kalır

Yer aldığı her projeyle farklı coğrafyalarda milyonlarca kişi tarafından tanınan Kadir Doğulu yeni dizisinin adı gibi ‘Aşkın Tarifi’nin tek olmadığını, kişiye özel ‘hal’ işi olduğunu vurgularken ilişkiyi hep canlı tutmanın da sırrını veriyor: Kişi kendinden geçer, birliği sağlarsa aşk hep canlı ve tercih edilesi olur.

Röportaj: Melis Güvenç
Fotoğraf: Eren Aytaç
Styling: Eylem Yıldız

Bilinçli olarak ekrana bir süre ara veren Kadir Doğulu bu arayı Aşkın Tarifi dizisiyle sonlandırıyor. Bu kez kamera karşısında şef rolünde izleyeceğimiz başarılı oyuncu kısa bir aranın ardından ekrana dönmekten dolayı çok heyecanlı ancak bir kadar da verdiği aradan mutlu. Bu süre içinde birçok ihtiyacın gereksiz olduğunu keşfettiğini anlatan Doğulu bu zamanın hem içsel hem de iş konusunda istediklerini yapma fırsatı verdiğini söylüyor. Yaşam enerjisi hiç düşmeyen, iç dünyasını sürekli besleyen ve zenginleştiren Kadir Doğulu gelecekten bir beklentisi olmadığını belirtiyor. Beklenti halinin insanı coşkulu bir mutluluğa ya da kederli bir acıya ittiğini anlatan Doğulu bundan dolayı gelecekten bir beklentim yok diyerek ”Ben memnun olduğum için hareket ederim, aktarmak istediğim için konuşurum sonuçla da ilgilenmem. Benim beklentim yok ama ümidim var. Bu coğrafyada, tüm dünya insanlığına yayılacak bir kültür ve medeniyet var. Bunun en kısa zamanda tekrar hatırlanması ve tüm dünyaya yayılmasını ümit ediyorum” diyerek beklentinin yerini ümidinin aldığını söylüyor. Kadir Doğulu ile aşkın her hali, dünya vatandaşlığı ve doğa sevgisi dahil birçok konuya değindiğimiz keyifli bir söyleşi yaptık.

Aşkın Tarifi dizisiyle ekrana geri dönüyorsun… Nasıl bir heyecanla ve nasıl bir rolle seni izleyeceğiz?

Bir senedir bilinçli bir şekilde setlerden uzak olunca, geri döndüğümde ister istemez bir heyecana vesile oldu. O heyecanla beraber buraya kadar getirdik. Aslında biz üçüncü bölümü çekiyoruz fakat seyircilerimiz 7 Haziran akşamı Kanal D’de birinci bölümü izleyecekler. Onun da ayrı bir heyecanı var. Fırat’a da bu heyecanın başlangıcıyla hazırlandım. Fırat, güneyde yaşadığım dönemi anımsatıyor bana… Heyecanlı, coşkulu, komik ve söylemek istediğini söylemekten çekinmeyen bir karakter. Benim için çok değerli oldu şimdiden.

Seni bir şef olarak izleyeceğiz, gerçekte de mutfakta hünerli misindir? Yemek yapmak, sunmak ve misafir ağırlamak senin için bir ritüel mi yoksa sıradan bir şey mi?

Mutfakta iyi olduğumu söylerler. İyi olduğumu söyledikleri için de yaptığım yemekleri daha fazla geliştirecek heyecanı buldum. Severek yaparım, gerçekten iyi geldiği için yaparım, sadece birinin ‘karnını doyurmak’ için yemek yapmam. Çünkü yemek yapmak, sofra açmak, dostlarla muhabbet etmek benim için bir ritüeldir. Mutlaka bir vakti olmalı yemek yapmanın… Ama herhangi bir vakit de bunun bahanesi olabilir.

Şeflik üzerine de bir süre eğitim aldın… En güzel yaptığın ve en sevdiğin yemek hangisi? Hangi tarifte kimse eline su dökemez?

Ben annemin mutfağında öğrendim bu işi. Annemin mutfağında damak tadım çok gelişince, ‘mutfak’ alanında kendimi geliştirebileceğimi düşündüm. Yaklaşık 14 yıl yiyecek-içecek sektöründe birçok konumda çalıştım, buna mutfak da dahil. Yardımcı şefliğe kadar ulaştım ama hiçbir zaman şeflik yapmadım. Akademik olarak da üç yıl Gastronomi eğitimi aldım. ‘Aşkın Tarifi’ dizimizin senaryosunu okuyup dizinin ana aksının ‘mutfak’ üzerine oturtulacağını anlayınca profesyonel bir destek alma isteği doğdu. Ekibimiz de Eyüp Şef ile anlaştı ve mesleğinin sırlarını bana kısa sürede verdi. Çünkü şeflik; başka bir meziyet, başka bir vizyon, başka bir hassasiyet ve hissiyat gerektiriyor. Eksik olduğum noktaları da Eyüp Şef ile birlikte toparladık. Bana çok destek oluyor sağ olsun. “Elime su dökemezler” diyebileceğim bir tarifim var mı bilmiyorum. “Elime su dökemezler” iddiasında bulunmayacağım. Yaptığım her yemeği severek ve isteyerek yaparım. Genelde de güzel olur.

YAPABİLECEKLERİMİN NE DENLİ SINIRSIZ OLDUĞUNU FARK ETTİM

Ekrana bir süre ara verdin… Bu süreçte neler yaptın… Nelerin üzerine düşünmek ve yoğunlaşmak için vaktin oldu?

Bilinçli bir şekilde bir yıl çalışmadım. Birçok sebebi var. Yapmak istediklerim vardı ve onları yapmak için vakit ayırdım. ‘Alim Yapım’ adında müzik ve film yapım şirketi kurduk. Önünü açmak istediğimiz insanlarla birlikte Türk müziğine arşiv niteliğinde olabilecek müzikler yaptık. Kazak İşi Türkiye’de, Okula Gidiyorum ve Mitat adında üç tane sinema filmi çektik. Kendime vakit ayırdım bu dönemde aynı zamanda. Bazı ihtiyaçların ne denli gereksiz olduğunu keşfetmeme yarayan bir dönemdi. O gereksiz ihtiyaçlardan kurtulduğum an daha özgür ve hareket kabiliyeti daha yüksek bir hale büründüğümü gördüm. Özetlemem gerekirse, hem iş anlamında kendi sektörümde yapmak istediklerimi yaptım hem de iç dünyamda geliştirmek istediğim taraflarımla ilgilendim.

Türk-Kazak ortak yapımı olarak yapımcılığını üstlendiğin Kazak İşi Türkiye’de filminizin çekimleri bitti mi? Ne zaman izleyeceğiz?

Kazak İşi Türkiye’de filmimizin çekimlerini tamamladık ve sahiplerine teslim ettik. Hem ortak yapımcı hem de Türkiye tarafını yöneten şirkettik Alim Yapım olarak. Kazak İşi Türkiye’de filmimiz Kazakistan’da yayınlanmak üzere planlandı. O sebeple Kazakistan’daki sinema salonlarının açılma tarihiyle çok doğru orantılı. Umarım izleyicisiyle en güzel şekilde buluşur ve verimli bir vizyon zamanı geçirirler.

Yabancı ortak yapımlı projelerde yer almak yurt dışına açılmanın ilk adımları mı? Bundan sonrası için yapacaklar listende neler var?

Fiziken yurtdışına açılmamış gibi duruyor olabiliriz. Ama yaptığımız meslek sebebiyle dünyanın birçok ülkesinde tanınır ve bilinir haldeyiz. Güney Amerika’da, Ortadoğu’da, Doğu Avrupa’da, Balkanlar’da biliniyoruz. Bunun sebebi de; Türk dizilerinin dünya satışında çok başarılı bir hale gelmiş olması. Yabancı ortaklı işler yapmak da sektöre dair başka girişimlerin önünü açabiliyor. İllaki sinema, dizi ya da oyunculuk olmasına gerek yok. Bu anlamda dünyaya açılmanın faydalarını gördüm ve yapabileceklerimin ne denli sınırsız olduğunu fark ettim. Yakın gelecekte sektöre kazandırmak istediğim bazı girişimler olacak ve umarım yapmak istediklerimi bu vesileyle hayata geçirebileceğim.

Dünya vatandaşı olmak ve evrensel bir oyuncu olmak senin için ne kadar önemli?

Bu insanın algısındaki dünya ile alakalı sanki. Ben zaten dünya vatandaşıyım. Doğduğum yerin fiziki bir sınırı olmamalı. O sınırların hepsi bizim zihnimizde. Buraya Türkiye Cumhuriyeti demişler, başka bir yere İran demişler, başka bir yere Yunanistan demişler… Ve siyasi bir algıyla da bu ülkelere bir sınır çekmişler. Benim zihnimde o sınır yok. Ben zaten dünya vatandaşıyım eğer bir ‘vatandaşlık’ varsa. Geldiği dünyanın ne olduğunu anlamaya çabalayan bir dünya vatandaşıyım. O çabalayan tarafım da diyor ki; ne zihninde, aklında, gönlünde ne de dünyada bir sınır yok. Evrensel oyuncu olmak için dünyada yaşayan herkesin sizi tanıması mı gerekir? Eğer öyle değilse zaten evrensel sayılabilecek oyuncularız. Az önce saydığım coğrafi bölgelerde bizleri tanıyan milyonlarca insan var. O sebeple bulunduğum ve değerini bildiğim sektörümden dünyaya açılmanın ve bununla gurur duymanın vakti gelmiştir. Hatta herkesin gurur duymasının vakti gelmiştir diye düşünüyorum. Ülkemize bir sürü internet platformu dahil oluyor. Bu Türk oyuncularının ve o dizileri, filmleri başarıyla yöneten ekibin başarısıdır. Belki de insanların aklındaki Hollywood ya da Avrupa film-dizi sektörü algısını bu şekilde kırmaya başlayacağız.

SİSTEME GÖRE DEĞİL İÇ DÜNYAMIN DİNAMİKLERİNE GÖRE YAŞIYORUM

Hem eşin Neslihan hem de sen doğayla iç içe olmaya çok özen gösteriyorsunuz… Doğaya dönüş sürecinde misiniz yoksa çoktan o süreci tamamladınız ve doğayı yaşamaya başladınız mı?

Bizler şehirlerde yaşarken doğadan ayrı yaşamıyoruz. Şehirler de doğaya dahil. Geniş ölçekli düşünürsek, yaşadığımız yerdeki bitkiler mi sadece doğa? Üzerinde durduğumuz bu dünyadır doğa. Biz alternatif olarak kendimize kurduğumuz kentsel alanlarda doğadan uzaklaştığımızı düşünüyoruz. Alternatif olarak doğayı görüyoruz. Aslında kent alternatif yaşam doğa değil. Her yer doğa ve bizler doğanın içerisindeyiz. Biz doğayla çok haşır neşir olunca anladık ki ondan hiçbir zaman ayrılmamışız. Aslında bir ‘dönüş’ değil de zaten ‘doğada olduğumuzu ve doğadan hiç ayrılmadığımızı’ fark ettik.

Şehri tamamen terk edebilir misiniz? Bu sence cesaret gerektiren bir karar mı?

Biz, vaktin yani ‘o anın’ gerekliliklerine uyup nerede neşeleneceksek oraya devam ediyoruz. Bir karavanla küçük bir dünyada yaşayabildiğimizi gördük. Bazı ihtiyaçlardan kurtulduk. Bunu şehrin içerisinde de yapabiliriz. O zaman bu şehri terk etmek mi oluyor? Şehrin alışkanlıklarını terk etmek, kurduğumuz alternatif şehirlerin içerisindeki kuralları terk etmekse ben bunu arabamın içinde de yapıyorum, karavanımda da, sokakta da, evde de yapıyorum. O halde mekanın önemi kalıyor mu? Sisteme ya da kurallara göre yaşamıyorum. Kendi iç dünyamın dinamiklerine göre yaşıyorum.

Karavanla seyahat etmeyi de çok seviyorsunuz… Kamplar, karavan yolculukları, pratik yaşam stilleri insan olma halinin nelerini öne çıkartıyor?

Şahane bir soru. Ben ilk çadırla doğaya kamp yapmaya çıktığımda o an bir hal uyandı bende. Bir karış yerde de uyunabiliyormuş, kendi ateşini kendin yakabiliyormuşsun, bir yere yetişme telaşın yokmuş, zaten kaynağından akan su varmış. Gündüz ışığında kampın etrafında yapman gereken işleri yapıp hava karadığında ateşini yakıp uyuyana kadar onun etrafında durulabiliyormuş… Bu kadar basit ve birçok ihtiyaçtan azade bir yerde bazı keşiflerde bulunuyorsun iç dünyanda. Bize ‘ihtiyaç’ diye dayatılan şeylerin ne kadar farkındayız? Bu ihtiyaçlardan kurtulunca insan gerçek özgürlüğün ne demek olduğunu anlayabiliyor. Aslında insanın ihtiyaçları çok basit. Örnek vermem gerekirse, barınma; doğaya uyumlu değil diğer canlılar kadar. Mesela cılız bir bitki öğlen 12 sıcağında aylarca belki yıllarca hiç zarar görmeden yaşayabilir. Çünkü öyle evrilmiş. Kürklü ya da kürksüz hayvanlar soğukta, sıcakta kendini adapte edebilecek yöntemler bulmuş. Bir kuşu düşünelim en soğuk ya da en sıcak günlerde yaşayabiliyor. Çünkü metabolizması ve biyolojisi buna uyumlu. Ama insan, bu dünyada sıcağa ve soğuğa o kadar dayanıklı değil. O yüzden barınma ihtiyacı gelmiş. Ama o barınma ihtiyacı sadece ‘barınmak’. Saraylarda, otağlarda yaşamak değil. Barınmak. Karnını doyurmak da bir ihtiyaç. Fakat bunu günde altı ya da üç öğün yapmak zorunda değil. Ya da her gün başka restoranda yemek zorunda değil. Ya da her gün farklı şeyler yemek zorunda değil. O zamanın yiyeceği ne ise onunla memnun olabiliriz. Bu tarz ‘ihtiyaçlardan’ sıyırılınca bir sadelik geliyor. Örnekler uzar gider… İnsanlık ne demek biliyor muyuz acaba? Muhyiddin Abdal’ın bir şiiri var;

İnsan, insan derler idi

İnsan nedir şimdi bildim

Can can deyu söylerler idi

Ben can nedir şimdi bildim.

İnsan ne demek? Can ne demek? Düşünmek lazım…

BEKLENTİM YOK AMA ÜMİDİM VAR

Gelecekten nasıl bir beklenti içindesin?

Beklentim yok. Beklenti, sonuç beklemektir. Bir eyleme girdiğinde sonucunu beklersen zaten iki seçenek vardır. Olumlu-olumsuz. Bu da zaten insanı coşkulu bir mutluluğa ya da kederli bir acıya iter. O sebeple beklentim yoktur. Ben memnun olduğum için hareket ederim, aktarmak istediğim için konuşurum sonuçla da ilgilenmem. Benim beklentim yok ama ümidim var. Bu coğrafyada, tüm dünya insanlığına yayılacak bir kültür ve medeniyet var. Bunun en kısa zamanda tekrar hatırlanması ve tüm dünyaya yayılmasını ümid ediyorum. Çünkü medeniyetin beşiği burası.

Röportajın devamını okumak için tıklayın