Aynı kalıplara takılan Türk müziğini gençler kurtaracak
Dünyaca ünlü müzik okulu Berklee’den mezun olan Bengisu Önal, Türk müzisyenlerin bir şarkıları tutunca gelen popülariteyi yitirme korkusuyla aynı kalıplardan çıkamadığını söylüyor ve ekliyor: Ama genç müzisyenler dijitalleşmeyle bu kalıpları kırmaya başladı, bunu görmek inanılmaz.
Röportaj: B. Selen Akgün
Fotoğraf: Fethi Karaduman
Çok samimi, zeki ve harika sese sahip bir genç kadın Bengisu Önal… Yeteneğiyle dünya müzik piyasasında adından daha çok söz ettireceğini tahmin etmek ise zor değil. Muhteşem sesinin yanı sıra pırıl pırıl gülümsemesiyle de dikkat çeken Bengisu Önal, Türk müzik piyasasının olumsuzluklarını tüm gerçekliğiyle bir bir sıralayacak kadar da cesur. Bengisu ile Rusya’da geçen çocukluğundan ‘ömürlük aşkım’ dediği müziği keşfine ve yeni projelerine dair keyifli bir söyleşi yaptık.
Bengisu Önal kimdir? Sizi tanıyabilir miyiz?
Çocukluğumun ilk 7 senesi Rusya’da geçti. Orada Hindistan, Amerika, Fransa, İtalya gibi pek çok farklı ülkeden arkadaşlarım oldu ve onlarla beraber multi-kültürel bir çocukluk geçirdim. Ardından ilkokul için Türkiye’ye döndüm ve İstanbul macerası başladı. Ömürlük aşkım olam müziği ise lisede keşfettim. Saint-Joseph İstanbul Fransız Lisesi mezunuyum ve Fransızca uluslararası hukuk okurum diye Saint-Joseph’e girdim. Sonrasında kurduğum hayalleri bir kenara bırakıp müzik okumaya karar verdim.
Zor olmuyor mu sizin için ABD-Türkiye arası çalışmak?
Dünyada artık mesafe diye bir olgunun kaldığına inanmıyorum. Pandemi sürecinde de herkesin fark ettiği gibi fiziksel olarak buluşamasak bile, teknoloji sayesinde bir araya gelmeye devam ettik. Artık nerede olursak olalım bir araya gelebileceğimizi görmüş olduk. Müzik üretimi konusunda da Zoom, Skype, email, telefon derken dünyanın dört bir yanından müzisyen arkadaşlarımla beraber inanılmaz bir üretim sürecine girdik. Artık Türkiye, Amerika, Fransa, Almanya, Japonya hiç fark etmez. Müzik bir, dünya bir… Sınır diye bir şey yok… Yetiştirildiğim ‘dünya vatandaşı’ olgusunu sonuna kadar yaşıyorum da diyebiliriz.

Muses ekibini kurmak için 5 farklı ülkeden kadını bir araya getirerek büyük bir sosyal sorumluluk projesine imza attınız. Projeden bahseder misiniz?
Muses, yaklaşık olarak 6 aydır bir arada olan Türkiye, İtalya, Meksika gibi bambaşka ülkelerden bir araya gelmiş, Berklee mezunu ve öğrencisi 6 kadının kurduğu bir sanat ve sosyal sorumluluk projesi. Muses ekibi olarak her insanın ‘ilham kaynağı’ olan bir kadın olduğunu vurgulamak istiyoruz. Bu kadınlar annelerimiz, ablalarımız, öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız veya bambaşka kadınlar… Bu kadınların hikayelerini hep beraber paylaşmak için Muses projesini kurduk ve ‘Inspired by Muses’ adı altında bu kadınlardan ilham alınan sanat projeleri ile aktif bir dijital sanat galerisi kurmayı hedefliyoruz. Bu proje için şu anda dünyanın dört bir yanından bir sürü kadın hikayeleri geliyor bize. Projenin bu kadar sahiplenilmesi bizi çok mutlu ediyor ve heyecanlandırıyor. Projenin kolaboratif boyutu yanında bir kurucu ekip olarak bizlere ilham olan kadınların hikayelerini anlatmak için kollarımızı sıvadık ve ortak dilimiz olan müzik ile bu kadınların hikayelerini anlatmaya başladık.
Sizce Amerika’da olmak bir avantaj mıdır? Başka bir ülkede bu ideali gerçekleştirmek için nasıl bir yol izlerdiniz?
Mesleki anlamda baktığım zaman, herhangi bir dezavantajı aslında yok. Tam tersine, bireysel olarak gidip, tanışıp, iletişim kurup, müzikal anlamda üretim yapabildiğim insanlarla aynı ortamda olmak çok büyük bir avantaj. Bir de şöyle bir gerçek var; uluslararası bir başarı elde etmek için – müzikal anlamda konuşuyorum – diğer ülkelere dokunabilmem, ulaşabilmem gerekiyor. Bu iletişimi sağlamak için de en doğru yer, Amerika. “Bu idealin peşinde nasıl bir yol izliyorum” konusuna gelince, durmadan yeni müzisyenlerle tanışıp, beraber şarkı yazma seansları/toplantıları yapıyoruz, yeni şeyler deniyoruz. Burada en önemli konu, Türkiye’de müzisyenler aynı kalıplara takılmış durumdalar ve bu kalıplardan çıkmaya korkuyorlar. Bu korkunun sebebi de tutmuş bir şarkının ardından gelen popülariteyi kaybetme korkusu. Ben bu korku olmadan, müzikal anlamda her türlü Bengisu’yu dinleyici ile buluşturmak için bambaşka insanlarla çalışıp, bambaşka işler yapmak için çabalıyorum. Bu arada son dönemde dijital platformların güçlenmesi ile beraber artık genç müzisyenler de bu korkuları bir kenara bırakmaya ve istedikleri müzik türlerini üretmeye başladılar, bunu görmek inanılmaz!

HER FARKLI TARZDA İÇİMDEN BAMBAŞKA BİR BEN ÇIKIYOR
Cover’larda sürekli farklı tarzlar deniyorsunuz…
Benim şarkı söylerken sanırım tek bir kuralım var: Bana hitap etmeyen, içerisinde kendimden bir parça bulmadığım şarkıları söylemiyorum. Bir şarkının cover’ını yapmak, şarkıyı alıp aynı şekilde söylemek değil. “O şarkıya ben ne katabilirim”, orkestramla beraber oturup, düşündüğümüz o kadar çok şarkı var ki… Aynısını söyleyeceksem ne anlamı var? İnsanları, dinledikleri zaman hayrete düşürebilecek veya “Bak bu şarkı böyle de oluyormuş” dedirtebilecek işler çıkarmak amacım.
Kendinize en yakın bulduğunuz ve daha iyi seslendirdiğinizi düşündüğünüz bir tarz var mı?
Sanırım yok. Ama her farklı tarzda içimden başka bir Bengisu çıkıyor diyebilirim. Hatta dönüp dinleyince “Ben bu şarkıyı hangi modda böyle söylemişim” diye kendime çok sorduğum olmuştur.
Çok genç yaşta Sezen Aksu, Sertab Erener gibi güçlü isimlerle aynı sahneyi paylaşmışsınız. Bunun size kattığı en önemli şey ne oldu?
Hayatta satın alınamayacak, anlatılamayacak, öğretilemeyecek en önemli olgulardan biri tecrübe bence. Ben de çok küçük yaştan itibaren bu isimlerle bu sahnelere çıkarak en büyük hediyeyi aldım. Berklee’de müzik işletmesi ve yönetimi okuma sebeplerimden biri de bu tecrübeydi. Bu işi 360 derece, sahnesinden mutfağına kadar, en derin şekilde öğrenmek istedim. 16 yaşında Sezen Aksu’yla sahneye çıkmış olmak, Sertab Erener’le müzik ile ilgili sohbet etmek, kulislerinde vakit geçirmek… İnanılmazdı! Her anlamıyla inanılmazdı!
Röportajın devamını okumak için tıklayın…
